|

Tiyatroya ilk saldırı 12 Eylül’de başladı, malum 1402 sayılı kararlarla. Çoğumuzun üniversite hocalarının atıldığı bir madde sandığı 1402 aslında en büyük tahribatı üniversitelerle birlikte tiyatroya yapmıştı. Şehir Tiyatrolarının sanatçı kadrolarının çok büyük bir bölümü 1402′yle atılmıştı. Özel tiyatroların da bundan pek farkı yoktu. Oradaki sanatçılar da, devlet kademelerinde memuriyetleri varsa yine aynı maddeyle atılmış, yoksa da bir biçimde susturulmuştu. Oyunlar arka arkaya yasaklanıyor; oyuncular ise kendilerini ‘tiyatrocu değil terörist’ gören bir zihniyet tarafından hapishanelere, kışlalara taşınıyordu. 12 sonrası dönem de tiyatroya pek ‘demokrasi’ getiremedi. Destek bir yana sürekli kösteklenen tiyatro önce izleyicisiz bırakıldı. Sahneler ellerinden alındı.Hemen her gün bir tiyatro binası yıkılarak yerlerine AVM’ler dikildi. Kalanlarınsa kira fiyatları astronomikti. Bilet fiyatlarına yansıyan vergiler kaldırılacağı yerde arttırıldı. Buna karşın halkın alım gücü güngüne yokedildiği için, insanlar ekmek parasının dışındaki gereksinmelerini unutmaya başladılar, unuttular. Ne devlet ne de belediyeler tiyatroyu ayakta tutabilecek yardımı, sağlayamadılar. Ekonomik yönden zorluklarla boğuşan, yılların tiyatro toplulukları, tiyatrocuları bir bir piyasadan çekilmek zorunda kaldılar. Bankalar ‘iki kalas bir heves’e değer vermedikleri için bunu durduracak krediler de çekemediler. Çünkü sanatlarından başka gösterebilecekleri teminatları yoktu. Bunu durduracak hiç bir el onlara uzanmadı. Devlet Tiyatrolarıyla Şehir tiyatroları tiyatro ve sanat kimliklerinden gitgide uzaklaştırıldılar. Oynayacakları oyunlar yönetimdekilerce saptanır oldu. Oyuncularsa artık yalnızca birer devlet memuruydular. Tiyatro sanatçısı yaşayabilmek için, artık içeriğine ve yorumuna hiç bir zaman karışamadığı/karışamayacağı tv dizileri ve reklamlarla ayakta durabilir hale getirildi. Sanki görünmeyen bir el tiyatroyu bir ‘öcü’ olarak görüyor ve bu ‘öcü’yü yoketmek için elinden geleni yapıyordu. Bunca yapılan yetmezmiş gibi tiyatro ve tiyatrocular bu kez fiili saldırılarla başetmek zorunda. Üstelik bu kez sahneye sopalar, bıçaklar, satırlar girdi. İlk saldırı 2 Ocak’ta yapıldı. 2 Ocak’ta Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu oyuncuları sopalı ve bıçaklı saldırıya uğradılar. Biri ağır olmak üzere oyuncu ve çalışanların büyük bölümü yaralandı. Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin kınadığı olay kamuoyunda ve basında yeteri ilgiyi göremedi. Arada kaynayıp gitti..
İkinci önemli saldırı ise Ankara’da 12 Ocak’ta oldu. Antalya Bölge Tiyatrosu oyuncuları, AST’da izleyicilerle buluştu o gün. Sergiledikleri oyun Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’ydı. Oyun bu yıl 4.yılındaydı birçok yerde turnelerle izleyicilerle buluşmuştu. İki de ödül almıştı. Direklerarası Tiyatro Ödüllerinde ‘en iyi yönetmen’ ve Romanya Tiyatro Festivalinde ‘en beğenilen oyun’.. Akşam sekizde başlayan oyun 10′da bitmişti. İzleyicilerle birlikte oyun kadrosu da evlerinin yolunu tuttular. Oyunun organizasyonunu yaparak Ankara’ya getirilmesini sağlayan D.T.C.F. öğrencisi Cengiz Gültekin, yanında bir kız arkadaşıyla birlikte evinin yakınlarına geldiğinde saldırıya uğradı. Silahlı bir saldırı.. Kız arkadaşını söktükleri kaldırım taşıyla kolundan yaralayanlar, kendisine de satırla saldırmışlardı.Korkutmak ya da yaralamak amaçlı değil, tiyatro oyuncularından Hakan Güneri’nin anlatımıyla öldürmek amacıyla yapılan bir saldırı. Cengiz, karşı koyması ve bağırmasıyla güç bela, mucize eseri ölümden döner.Ağır yaralı olarak ‘kurtulur’. ‘Beş faşist’ tarafından saldırıya uğradığını belirttiği saldırganlar başının arka tarafına satırla vurmuşlar ve 16 cm’lik bir delik açmışlardı. Olayı duyan arkadaşları hemen olay yerine gelerek Cengiz Gültekin’i hastaneye kaldırırlar. Hastanede bir süre duran Hakan Güneri eve dönmek için ayrılır, Kızılay’da metro önünde bir grup tarafından yolu kesilir. Bu kez saldırmazlar ama tehdit ederler. ‘Bu defa pek iyi ağırlayamadık, bir dahaki gelişinizde çok daha farklı olacak’ derler. Her iki olay Emniyet’e yansır. Şahıslar tespit edilir. Edilir edilmesine ama o günden bu yana hiç bir gelişme yaşanmaz.Kimse yakalanmaz. Antalya Bölge Tiyatrosu oyuncu ve çalışanları, tepkili..olayın örtbas edilmesinden kuşku duyuyorlar.Edilmemesi için de destek istiyorlar. Bu nedenle de ‘ bir dahaki gelişinizde daha farklı davranacağız’ diyerek tehdit edenlerin bu sözlerini boşa çıkarmak için 28 Şubat’ta aynı oyunu yine AST’ta sergileyecekler. Oyun öncesinde ise saat 15.00′de Yüksel Caddesi’nde bütün oyuncu ve sanatçıların katılımıyla bir basın bildirisi okuyarak olayı protesto etmeyi planlıyorlar. Bu nedenle sanata ve tiyatroya ilgili, duyarlı tüm vatandaşları Yüksel caddesi’ne çağırıyorlar. Olayın hasıraltı edileceği kuşkusunu yalnızca onlar taşımıyor. Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği(LATC)’nin Türkiye Merkezi Başkanı Üstün Akmen de tepki duyanlardan. Bu konuda Kültür ve İçişleri bakanlarını acilen göreve çağıran Akmen “Bu ne mene iştir, bu ne mene gidiştir ki, bir tiyatro oyunundan rahatsızlık duyan çirkin ve zavallı güruh; sanatı ‘böyle zor, bu kadar dar, böyle kanlı ve bu denlü kepaze hale getirebiliyor’” diyor. Tiyatronun başına son gelenler özetle bunlar. Ancak burada iki önemli nokta öne çıkıyor. Saldırıda ‘satır’ kullanılması, ilk önemli nokta. Anımsamaya çalışın, iki yıl önce yine Ankara’da Yüksel Caddesi’ne bir seri saldırı düzenlenmişti. Dinle karışık ırkçı söylemlerle saldıranların silahı yine ‘satır’dı. İkinci önemli nokta 12 Eylül öncesinde bu tür saldırılar genelde siyasi hareketlerin güçlü oldukları bölgelerde olurdu yalnızca. Ama gariptir, bu iki saldırı da aksine demokrat bilincin ve kesimin en yoğun olduğu, kalesi niteliğindeki yerlerde oluyor. İzmir.. ve Ankara’nın Çankaya ilçesinde, özellikle de Kızılay ve civarında. Büyük hesaplar peşinde olmayan, organize olmayan küçük kişi ya da gruplar sizce bunu göze alabilir mi? İşte bunun için ‘Quo Vadis?’
|