|
ÇARMIHA GERİLEN İSA’NIN DENİZ ÖZLEMİ
Önce yürekleri hoplatan o zil çaldı. Ardından hantal demir kapının geceyi yırtan paslı sesi duyuldu. Eski şatoların gizemli odalarına; tarihi kalelerin yer altı zindanlarına açılan kapıları andıran; paslanmış, sesi kendinden büyük bir demir kapı. Ama burası gizemli bir dehlize değil, içinde bizim de bulunduğumuz, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün en üst katında bulunan Siyasi Şube’ye açılıyor. Zilin ve kapının sesi her zaman ürkütür burada ‘gözaltında’ tutulanları..ama en çok resmi mesai saatinden sonra akşamdan geceye, geceden sabaha dek duyulanları. Çünkü bu saatler ‘gerçek mesai saatleri’dir. Çalan her zil ve açılan her kapı sesi, içerden bir kişiyi işkenceye götürür.
Akşam saatlerinde duyulan bu sesler pek bir ürküntü yaratmaz – çünkü akşamın bu ilk saatlerinde ara katlarda yapılan ufak tefek işkencelerle sıyırabilirsiniz- ancak ilerleyen saatlerde özellikle de gece 10’dan sonra başlayıp sabaha dek duyulanları pek hayra alamet değildir. Çünkü bu saatler DAL’ın sizi özlemle beklediği saatlerdir.
………….
Emniyetin önüne geldiğimizde kar yağışı sürüyordu. Gittikçe kalınlaşmaya başlayan bir kar tabakası Ankara’yı tutsak almıştı. Arabadan indirildiğimde son kez tutsak alınan Ankara’ya baktım.
Yanımdaki üç polisle birlikte çıkmaya başladık merdivenleri. Ellerim sırtımdaki paltonun ceplerinde oldukça rahatım. Üç dört kat çıktıktan sonra önünde camlı bölme olan bir alana geldik. İçerden uçları aşağı inik gür bıyıklı, ayakkabılarının topuğuna basık, bar fedaisi kılıklı bir sivil çıktı. (Behzat Ç. Yanında çok daha kibar ve ince kalır.) Yüzüne baktığınızda ‘güneş yüzü görmemiş’ bir kişi izlenimi uyandırıyordu. Ben tam ‘evet, ne istiyorsunuz’ diye sormama kalmadan, cüssesinden de iri bir ses tonuyla çınladı sesi loş salonda ‘çıkar ulan ellerini cebinden!’ Bu ses başlangıç için bir komuttu sanki. O an çevremdekilerin ellerinde anında beliren coplar, uzunca bir süre rastgele vücudumun çeşitli yerlerine inmeye başladı.
Bu hoş geldin ikramından bir süre sonra sıra geldi gerçek ‘konukseverliklerini’ gösterme faslına. Bunun için önce yüzüm duvara çevrildi. Kafama,gözlerimi sımsıkı örten simsiyah bir bez bağlandı. Artık gözümün önündeki yalnızca zifiri karanlıktı. Bez o kadar sıkıydı ki gözlerimi acıyla kırpıştırmaya başladım. Sonra bir odaya sokuldum.
Odada bir ses sürekli olarak tanıdık tanımadık onlarca ad sıraladı. Tek tek her biri üzerinde dakikalarca duruyor, benden şeceresini istiyorlardı. Sanki Cebeci muhtarını aramışlar, bulamayınca ‘ikame etkisi’ niyetine beni alıp getirmişlerdi. Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Benim hangi örgütten olduğum ve örgüt içindeki görevimden tutun da, tek tek her bir kişinin örgütlerinin adı ve düzeylerine varana dek ayrıntılı rapor istiyorlar. Bir an için kendimi ÖSYM Bilgi İşlem Dairesinin merkez bilgisayarı sandım. Tek tek her bir bireyin beyin düzeyini puanlıyor ve her birini çeşitli örgütlere dağıtıyorum. Doğal olarak bu sorular karşısında işi mantığa vurduğumda bir merkezi bilgisayar olarak bütün devrelerim paramparça oluyordu. Tüm kişilerin tek tek hangi örgüt için çalıştıklarını bilebilmem için, tüm örgütlerde üstelik üst düzeyde bir kişi olmam gerekmiyor mu? Bu nasıl oluyorsa oluyor, gel de bunu sorguculara anlat. Uzun sözün kısası ‘örgüt’ sözcüğünden müthiş korkuyorlar.
Aman, unutmadan ekleyeyim. Bu sorgulama içinde, demiştim ya, bez gözümü çok sıkmıştı diye, sürekli olarak gözümü kırpıştırıp duruyorum, bez gözlerimi acıttığı için.. Bu, odada bulunan polislerden birini huylandırdı. ‘Bu görüyor yaaa’ dedi. İşte o an içimden gülümsedim, ne görmesi gözlerim zifiri karanlıkta kıvranıp duruyor. Fakat bir gerçek ortaya çıkmıştı. İri cüsseleriyle, karanlık dehlizleriyle ‘devler Ülkesi’ne geldiğim sanısı yaratılan bu yer aslında ‘Cüceler Ülkesi’nin ta kendisiydi. Çevremde benimle göz göze gelmekten korkan, gözümün içine bakamayan cüceler vardı. ‘Bu görüyor’ diyen yeniden yüzümü duvara çevirdi. Gözlerimi sımsıkı yumdurduktan sonra, bezi çözüp yeniden bağladı.Rahatlamıştım. Artık gözlerimde en ufak acı yoktu ancak bu kez deminkinden de beter zifiri karanlıkta kalmıştım. Bir bez parçasının bir insanın gözünü böylesine körelteceğine dünyada inanmazdım. Bu kez karanlığa alışamayan gözlerim refleks sonucu kırpışmaya başladı. Bir diğer polis atıldı hemen ‘bu yine görüyor.’ İnsaf, adım atacak halim yok, ne görmesi? Ayrıca görünmekten böylesine korkmak niye?
Sonuçta yine duvara döndürüldüm. Gözlerim yumulu. Bez çözülüp yeniden bağlandı. ‘Hıh’ dedi birisi ‘şimdi oldu işte.’ Evet, şimdi olmuştu hem de çok çok iyi. Ameliyattan çıkmış bir hasta gibi ‘görüyorum, görüyorum’ dememek için zor tuttum kendimi. Gözlerim iyice rahatladığı gibi, tam gözümün ön tarafına, bezin bağlana bağlana yıpranmış (kim bilir kaç kişiye bağlanmıştı), iyice yıpranmış bölümü gelmiş olmalı ki, işte şimdi önümü ve çevremi son derece net görüyordum. Polislerden biri; girişte beni karşılayan, aşağı inik bıyıklı, bar fedaisi tipli olan, biri orta boyda normal bıyıklı-daha oturaklı duruyor- biri de sırıttı mı otuz iki dişini birden gösteren bir vatandaş. Ağzında kararmış, sararmış, giri bi de birkaç tane de altın diş; tam şu anki Türkiye’nin açılım politikası gibi, her telden çalıyor. Bir de ikide bir ağzının içini göstermesi yok mu?.. Tam karşımda alçak ve küçükçe bir masa. Masanın başında üniformalı, orta yaşlarda bir polis. Saçları hafif seyrek, ablak yüzlü denilecek düzeyde yuvarlağımsı yüz hatlarına sahip,y üzüyle uyum içinde yuvarlak gözler. Ortada bir bölme beyaz bir perdeyle ayrılıyor. Perdenin ardında bir başka kişi..sorguyu yönlendiren ‘ana beyin’. Siluetindeki askeri formayı açıkça görebiliyorum.
Bir süre sorularla, itilip kakılarak yapılan sorgulamalarla geçti zaman. Ama bu sınavdan feci çakmıştım. Sordukları tüm sorulara karşın benden aldıkları yanıt ya ‘hayır’ ya ‘bilmiyorum’ oluyordu. Baktılar ki sınav kötü geçiyor; sırf bana iyilik olsun diye, içeriye arada sırada ötüşüyle bana rahatlık vererek soruların yanıtlarını anımsamama yardımcı olması için altın kafeste bir bülbül getirdiler.
Olayı anladınız tabii. Dışarıda ‘sohbetlerimi çok beğenen’ bir arkadaşımız canı sıkılmasın diye yanına beni çağırttırmıştı.
Bu vatandaşla da istedikleri yanıtı alamayınca kısa bir spor molası verildi. Molada ‘aletli jimnastik’ yapacaktık.
Bunun için her türlü sporun rahatça yapılabildiği büyükçe bir salona getirildim. Bir polis bir yerlerden araba tekerleği bulup getirdi. Baş, dizler, kollar ve ayaklarım bu lastiğe itiş kakış sığdırıldı. Ve ben o halde içindeyken upuzun salonda tekerlek hızla ileriye doğru döndürülmeye başlandı. Bu arada coplar da inmeye başladı çeşitli yerlerime. Tabi ki bunda hiçbir kötülük yok. Tekerleğin içinde hiç oynamadan, tepki göstermeden kalıp kalamayacağımı kısacası yaşam direncimi ölçüyorlar. Çünkü en ufak bir tepkide boynumun kırılma olasılığı oldukça yüksek.
Bir süre daha oynadılar benle ve tekerlekle. Vücudumu tekerleğin içinde çeşitli biçimlere sokmaya çalıştılar. Oyun oynamayı o kadar çok seviyorlar ki…Çocukluklarını yaşayamamış, güneş yüzü görmemiş insanlar..ben napayım?
Anladığınız gibi bunlar ufak-tefek ısınma hareketleri sadece. Oyun henüz başlamadı.
Tiyatrolarda oyuncular provalardan önce ısınma hareketleriyle başlarlar işe. Kollar, eller, bacaklar, ayaklar, parmaklar hatta yüz, göz ve kulaklar..tüm kasların rahatlaması, gevşemesi gerekir. Sonra gırtlak..gırtlağın en tizinden en basına kadar tüm sesleri rahatlıkla, (gerekirse uzun tiradılar atabilecek düzeyde) çıkarabilmesi gerekir. Bu uzun sözleri soluk almadan söyleyebilmeniz de çok önemli, yoksa tıkanırsınız. Havayı ciğerlerinize değil diyaframa alacaksınız. Onun için soluk almanıza engel olurcasına yaptırılıyor bu ısınma hareketleri.
Oyun provaları biraz sonra başlayacak. Hamlet’i oynatacaklar. ‘Olmak ya da olmamak’ da yeterince bağırmazsam hoşlarına gitmez. Bağırtacaklar. Ana oyun? Durun bakalım daha çok buradayız. Ona da sıra gelir. Üstüne bir de Mamak turnesi de ayarlayabilirler..
Önce çırılçıplak soyuyorlar. Sonra üzerinizden birkaç kova su dökülüyor. Buz gibi tuzlu su. Suyun soğukluğu serinleyip kendinize gelmeniz için; tuzlu olması ise az sonra alacağınız elektriğin vücuttaki tahribatını azaltmaya yarıyor. Bir de olaki karşıdan bakmakla yetinmeyip ciddi ciddi inceleyen doktorlar çıkarsa işkencenin izlerinin kalmamasına..eh bir de karlı Ankara havasında size bir yaz günü nostaljisi yaşatıyorlar.Daha ne?
Önce hafif yüksekçe bir tahtanın üzerine çıkartıyorlar, arkanızda hem bir çarmıh var hem de kayışlar. Önce kollar bu çarmıha kayışlar yardımıyla iyice bağlanıyor. Sonra yine oyun oynama istekleri depreşiyor. Dışarıda kardan adam yapıp oynamak isteyenlere inat bunlarda burada ‘kablo adam’ oynamaya niyetli.. Vücudunuz tepeden tırnağa kablolarla kaplanıyor..Parmaklarınıza, ayaklarınıza, başınıza, yüzünüze, aklınıza neresi geliyorsa oralarınıza. Kabloya bulanıyorsunuz. Karşınızdakiler keyifli keyifli sırıtıyor. Gören her birini eserine gururla bakan bir heykeltıraş sanır. Karşınızdaki üç kişiden ikisi koro halinde sorular/sorgulamalar melodisine başlarken üçüncüsü en önemli müzik aletinin, şalterin başına geçiyor. Önce hafif hafif indiriyor şalteri. İnceden bir sızı, yanma hissediyor vücudunuz, şalter biraz daha indiğinde bu yanık sızısı gittikçe büyüyen bir acıya, dayanılmaz bir sızıya dönüşüyor. O noktada parçaya siz de sesinizle katkıda bulunuyorsunuz. Şalter en son noktaya dayandığında organlarınız artık sizin olmaktan çıkıyor. Kollarınız, bacaklarınız, elleriniz, ayaklarınız, parmaklarınız, başınız, çeneniz bir başka gücün buyruğuna girmişçesine kişiliğinizden bağımsız olarak dört bir yana savruluyor.
Bu elektrik oyununa arada bir üstünüze kovalarla savrulan tuzlu su da katkı sağlıyor.
Arada bir akım kesiliyor:’ Konuş!..’ diye haykırıyorlar. Kafalarında ne kadar isim varsa sayıp döküyorlar. İnat di mi? ‘Bilmiyorum, tanımıyorum, ilk kez duyuyorum.’ Bazen işi espriye vurduruyorum: ‘Bir dakika..bi düşüneyim ‘, anında haykıran bir yanıt ‘git lan, aklın sıra kafanda senaryo kuracaksın değil mi?’ Şalter yine dibine kadar ittiriliyor, yine zorunlu kuklalık durumları,savruluşlar…Bir ara açılım kılıklı ağzı olan,şalterin başından ayrılıp yanıma geliyor. Görmüyorum sanıyor ya..şimdi iyi polisi oynama zamanı. ‘Çok kötü insanlar değil mi bunlar?’ diyor, ‘şerefsiz bunlar.’ ‘Evet’ diyorum. ‘Ama ben sana yardımcı olacağım, korkma. Hadi bana anlat gizlice olan biteni. Burada seni ben korurum, kimse kılına dokunamaz.’ ‘Kabul’ diyorum, ‘başlayayım o zaman. Papayı ben vurdum.’ Bunu der demez yine sonuna dek dayandı şalter. ‘Bizimle dalga geçiyor’ sesleri arasında yanık acısıyla karışık savruluşlar yeniden başlıyor.
Bu arada tüm bunlar niçin yapılıyor, onu da söyleyeyim de meraktan kurtulun. Okulda olan bir yemek boykotu. Böylesine son derece saçma sapan bir gerekçeyle buradayız. Sanki ‘beslenmemiz’ onların asli göreviymişçesine. O umurlarında değil tabi. Kafayı taktıkları 12 Eylül’den sonra küçük de olsa yapılan ilk eylem oluşu eylemin 12 Eylül’ü protesto amacıyla yapılıyor olması. Bizim Mülkiye dendiğinde akla inek gelir ya, bunlar da o hesap, buzağı arayışına çıktılar. Örgüt ve lider yakalamaya çalışıyorlar. Dayanamıyorum hallerine, konuşayım bari diyorum. ‘Tamam’ diyorum,’ açıklıyorum.’ Büyük bir umutla bakıyorlar yüzüme ‘ kimler katıldı?’ ‘Bütün okul’ diyorum, bozuluyorlar, ‘Liderler kimlerdi. Kimler tezgâhladı?’ Yine ‘bütün okul’ diyorum. ‘Herkes tezgâhladı.’’Hadi’ diyerek sürdürüyorum, ‘getirin bütün okulu buraya.’ Pes etmiyorlar ‘Kimleri?’ Ben de etmiyorum ‘tuttuğunuzu getirin..’
Bunlara iyilik de yaramıyor. Bu samimi itirafım voltajı daha da arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Doğruyu söylemiştim oysa. 12 Eylül hepimizi militan, hepimizi lider yapmıştı. Anlayamadıkları nokta buydu.
Bir ara nerden duydularsa şiir yazmam bir yerlerine dokunuyor. ‘Demek şairsin ha’ diyor bar fedaisi kılıklı. ‘Hadi bu anın şiirini de yaz’ diyor çok, yönlü açılım ağızlı.
İnat di mi, yazıyorum. Üzerime zırt pırt boca edilen tuzlu suda denizi görüyorum. İri iri dalgaları, mavi mavi derinliğiyle dünyanın bütün denizlerini. Sımsıkı bağlandığım çarmıha bakıyorum göz ucuyla gülümseyerek; önümdeki cüceler de havarilerim olsa gerek. Ve o gecenin şiirini yazıyorum: ‘ Çarmıha gerilen İsa’nın Deniz Özlemi.’
Savruluşlar sırasında ne sesler umurumda ne de görüntüler ..Hepsi sisler içinde bir siluet şimdi. Yeni bir dizenin peşinde yüzüyorum. Yüreğimin bir köşesinde ‘ayışığı sonatı’ çalıyor.
Bir süre sonra şalter iniyor, kayışlar çözülüyor. O halde, çırılçıplak bir konumda yeni bir geziye çıkıyoruz.Uzaklara değil..binayı tanıtım gezisi.
Asansöre bindiriliyorum. Önce bir kat yukarı çıkıyor asansör, sonra iki kat aşağı. Benzeri bir uygulama merdivenlerle indirilip, çıkarılarak da yapılıyor. Bu arada her çıkılan ya da indirilen katın odaları ya da salonları gezdiriliyor. Hiçbir şey görmediğim sanılarak arada bir başım eğdiriliyor, izbe dehlizlerden geçiyoruz izlenimi yaratmak için. Böylece yüksek tavanlı geniş salonlarda mağaracılık oynuyoruz. Gülmemek için zor tutuyorum kendimi. Birkaç kat çıktıktan sonra yine başladığımız noktaya geri dönüyoruz, yeni bir mahzene geldik havası yaratılarak. Bu kez salonun diplerine doğru itekliyorlar. Bütün kapılar, pencereler açılmış, salonda yapay bir soğukluk yaratılmış.. ‘Bak’ diyor biri alçak sesle, ‘şu an binanın en tepesinde, çatıdayız. Konuşmazsan seni aşağıya iteriz. Kimse de bilmez sana ne olduğunu. Faili meçhul olarak unutulur gidersin.’ Kollarımla itiyorum yanımdakileri ‘size gerek yok. Ben kendim giderim’ diyorum, atıyorum adımlarımı. ‘Yemedi’ diyor arkamdan bir ses, sertçe tutarak kollarımı, itekliyorlar gerisin geri son bir umutla, bir duvara doğru yürütüyorlar, bir elektrik prizinin önüne geliyoruz, kabloları dışarı çıkarılmış. Bu kez prize elimi sokarak öldürmekle tehdit ediyorlar. Yine yemiyorum, elimi hızla dedikleri yere sokuyorum. Kızgınlıklarından ne yapacaklarını bilemez haldeler.
Yeniden başladığımız yere dönüyoruz. Tabloda bu kez hafif değişiklikler var. Ellerim bu kez arkaya doğru bükülerek kelepçeleniyor. Tüm vücuduma yine kablolar döşeniyor. Bu şekilde önce hafiften bir ‘nerde kalmıştık’ elektriği.. Sonra ayaklarım yerden kesiliyor, arkadan bağlanan ellerimden hafif hafif göğe yükseliyorum (kesinlikle bunlar İsa’ya kafayı feci takmışlar.) Bu şekilde arttırılıyor akım, yine her bir parçam ayrı ayrı bir denizin kıyılarına vurmaya başlıyor.
Artık tınmıyorum. Alışkanlık yaptı, acı eşiğini çoktan aştım. Gökyüzünde savrulurcasına özgürlüğümün tadını çıkarıyorum. Susma özgürlüğü. ‘İleri özgürlüğün’ doruk noktasındayım.
Heveslerini aldıktan sonra oyun bitiyor. Şalter kapatılıyor, ‘emniyet kayışlarım’ çözülüyor. Giyinmeme izin veriliyor ancak gözümdeki bağ kalıyor. Vücudumda uyuşuklukla halsizlik arası bir yorgunluk. Yeniden polislerin kollarında bu kez ağır adımlarla geliyoruz o demir kapının önüne. Bir süre yaşamımıza hatta rüyalarımıza girecek olan, sesi kendinden büyük hantal demir kapının önüne.
İlk anda izbe bir dehlize ya da büyük bir hangara açılacağı izlenimi uyandıran demir kapı, sonrasında korkunun ve yürek çarpıntılarının simgesine dönüşen iğrenç sesiyle açıldığında aksine floresan lambalarıyla ışıklandırılmış aydınlık bir mekân çıkıyor karşıma. Bir tür çalışma ofisi.
Sağda ufak bir alan, tuvaletlerin olduğu bölüm. Solda genişçe bir yer. Pencere kenarında polislerin masası ve sandalyeleri. Bu orta büyüklükteki oda da, daha ötede, kapısı olmayan bir kapı aralığıyla daha geniş bir salona ayrılıyor. Salonun içerisi insan dolu, gözaltında olanlar. Ama bizim Mülkiye tayfası henüz oraya yerleştirilmemiş, polislerin olduğu ön bölümde hepsi. Ayakta yüzleri duvara dönük, parmak uçlarıyla duvara dayalı konumda bekletiliyorlar. Beni bekliyorlar. Napayım, ben mi dedim onlara benim adını verin diye. Sağ olsunlar, bana göreceği gelen, yüzleştirildiğimiz o arkadaş sayesinde sekiz kişilik kadronun sekizinin de ifadeleri benim üzerime. Dokuzuncu ben geldim, kadro tamam oldu. Neyse, artık heveslerinin dışında fazla bekletilecek bir sorun kalmadı. Belirli bir kişi ya da kişileri çağırmadım. Herkesi cümbür cemaat çağırdım, onu da kabul ettiremedim.
Kısacası, benden sonra gelen olmayacak, olmadı da.
|