21 Mayıs 2012 Pazartesi
Aşkın her hali bu filmde PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 16 Şubat 2011 14:08

Ömer Faruk Sorak, yeni filmi 'Aşk Tesadüfleri Sever'i ve gelecek projelerini Şebnem Abaygil'e anlattı...

'Vizontele', 'G.O.R.A', 'Sınav', 'Yahşi Batı' gibi gişe rekortmeni filmlerin usta yönetmeni Ömer Faruk Sorak'ın yeni filmi 'Aşk Tesadüfleri Sever' yarın vizyona giriyor. Sorak, “Bir masal anlattık” diyor ve seyircileri bu masala dahil olmaya davet ediyor. Başrollerini Mehmet Günsür ve Belçim Bilgin'in paylaştığı 'Aşk Tesadüfleri Sever'in hikâyesi Sorak'ın eşi İpek Sorak'a ait. İlk kez bu kadar “kendilerinin” olan bir projeyi gerçekleştiren ekibin heyecanı gözlerinden okunuyor.

“Hayat kadar neşeli, hayat kadar hüzünlü” bir film çektik diyen Ömer Faruk Sorak'la Çubuklu'daki denize nazır Böcek Yapım binasında buluştuk; yeni filmini, gelecek projelerini ve sinemaya bakış açısını konuştuk.


Bugüne kadar çektiğiniz dört filmde de ciddi gişe başarıları elde ettiniz, ancak söz konusu işlerin hepsi komedi türündeydi. Şimdi bir aşk filmiyle karşımıza geliyorsunuz, benzer bir gişe başarısı söz konusu olabilecek mi?

'Sınav'ı bir kenara ayırırsak, bundan önceki filmler Cem'in, Yılmaz'ın projeleriydi. Onların oynadığı, yazdığı... Ben o filmlerde anlatıcı olarak yer aldım. Başka yapım şirketlerinin projeleriydi, biz uygulayıcı yapımcı olarak var olduk.  'Aşk Tesadüfleri Sever', ilk kez Böcek Yapım olarak, tamamını kendimizin üstlendiği bir proje oldu. Geçmişte edindiğimiz bütün deneyimleri, özellikle seyirci profilini, onların beğenilerini, beklentilerini, kendi beğenilerimizle harmanlayarak bir şeyler yaptık. İçinde gerçek hikâyelere yaslanmış ögelerin olduğu bir masal anlattık ve bu masalı inandırıcı kılmak, seyirciye sahici kılmak çok önemliydi. Bunu başardığımızı düşünüyorum. Yani seyirci bu filmi izlerken kendini bu filmin içinde bulacak, kendini filme kaptıracak. Dolayısıyla da  gişe başarısı diye beklediğiniz şey biraz kulaktan kulağa yayılarak oluşacak diye düşünüyorum.

Aşkın acılısını seviyoruz biz. Sevenler acı çeksin, kavuşamasınlar istiyoruz. Dizilerde öyle, filmlerde öyle... Peki siz filminizde aşkın hangi halini anlatıyorsunuz?

Aşkın her hali var bu filmde. Naif, çocuksu, yetişkin, mutlu ve acılı halleri... Aslında hayat gibi. Özellikle son dönemlerde yaşadığımız onca acının üzerine neden böyle bir film yaptık diye düşündüğümde, iki sonuç çıkardım. Öncelikle, 'mutsuzluk insanın mutluluğun değerini bilmesi halidir' gibi bir bakış açım var. İnsanlar genelde mutluyken neden mutlu olduklarını ve onun kendilerine yetip yetmediğini çok sorgulamazlar. Bazen değerini bile bilemezler. Sadece yaşamaya bakarlar. Ama mutsuz olduğunda insan kendini sorgular, “Neden mutlu olamıyorum, ne oluyor da bunlar benim başıma geliyor”diye. Bu sorgulama süreci de insanı bazen kendinden geçirir ama kendine de getirir. Diğer neden de şu; bizim filmimizin içindeki her mutsuz olay, insanların sahip olduğu şeylerin, sevdiklerinin değerini de anlamalarına yönelik küçük hatırlatmalar şeklinde yer alıyor. Ben hayat gibi düşünüyorum filmi de. Zaten bir insanın o masala inanmasının en önemli sebebi de kendi hayatından bir parça bulması, onu sahici görmesi. Hayat kadar gülünen, hayat kadar ağlanan şeyler sahicidir. 'Aşk Tesadüfleri Sever'de de bu ikisi yanyana yürüyor. Seyirci bazen seyrederken “Ay ne güzel”, bazen de “Ay ne kötü, ne acı” diyecek. İçinde sevinci ve hüznü barındırıyor.  Biz de açıkçası filmin tüm yaratım süreci içerisinde buna çok özen gösterdik. Evet biz bir masal anlatıyoruz, hatta fantastik yanlarının olduğu bir takım ögeler de kullanıyoruz ama hikâyenin tamamı bir gerçekliğe yaslanıyor. Bu gerçeklikle de insanlara “Ben bu adamı tanıyorum”, hatta “Bu kadın benim” diyebileceği kadar da empati kurabileceği bir dünya yarattık.

Türk sinemasında başrol deneyimi olmayan Belçim Bilgin'e başrolü teslim ettiniz. Gişe garantili yıldızlarla çalışmak yerine Belçim  Bilgin'e başrolü vermek bir risk değil miydi? Performansı sizi memnun etti mi?

Asla risk olarak görmedim. Çünkü biz Belçim'le aynı zamanda arkadaşız. Mehmet'le de şimdi arkadaşız, o zaman değildik. Bu hikâye oluştuğu anda biz başrol oyuncularımızın Belçim ve Mehmet olması gerektiğine karar vermiştik zaten. Bir güzel yaratmak için dünyanın en güzel insanlarının en güzel yerlerini kesip yan yana yapıştırdığında bir hilkat garibesi çıkar ya hani ortaya... Bütünlük kendi içinde değerli bir şeydir. Bunun için daha ünlüsünü, daha popülerini, daha adını afişe yazdığında gişe yapanını değil de; hikâyenin kendisini yaratan ve bunun için de yürekten varolan iyi ve nitelikli oyuncularla çalışmak istedik. Aslında ben oyuncu lafını da değiştirdim artık, oyuncu demiyorum, “gerçekçi” diyorum. Hissedilen, yaşanılan bir şeydir oyunculuk. Belçim ve Mehmet, kimsenin onlara oyuncu diyemeyecekleri kadar gerçekçiydiler. Filme kendi hikâyelerini de kattılar. Bu gerçek hikâyeler birleşince Belçim ve Mehmet, bizim için artık Deniz ve Özgür oldular, onlar da kendilerini öyle hissettiler. Onu da hiçbir star ismin bu filmin içine girmesine gerek olmayacak boyutta yaşattılar. Filmimizi bizimle birlikte taşıyacak, filmine inanacak, bir sonraki işinin deneyimi olarak görecek  insanlar benim için çok daha değerli. O yüzden ben iki büyük starla çalıştık diye düşünüyorum zaten.

 'Aşk Tesadüfleri Sever' fragmanı için tıklayınız...

Filmin albümündeki şarkılar özenle seçilmiş gibi görünüyor. Şarkılar hikâyeye ne kadar hizmet ediyor? Parçaları hangi aşamada seçmeye başladınız?

Başlangıcında. Çünkü müzik bazen bir diyalogtan çok daha etkili olabiliyor. Bizim filmimizde de her şarkının bizim yarattığımız görsel dünyaya hizmet eden karşılıkları var. “Bu şarkı çok güzel, bunu kullanalım” diye yapmadık. Özellikle Mehmet'in söylediği ve sosyal paylaşım sitelerinde dolaşan video, filmin özeti aslında. “Hayatta bu kadar tesadüf olabilir mi?” sorusuna “Olur da sen farkına varamazsın” diyen bir şarkı o. Biz de filmimizde bunu anlattık. “Bu kadar da tesadüf olur mu” diye burun kıvıran arkadaşlara bir cevap bu. Evet, bu kadar tesadüf olabilir ama tesadüf yaşadığında farkında olduğun bir şey olsaydı adı tesadüf olmazdı. Biz kuşbakışı baktığımız için bu kadar tesadüfü yanyana koyabiliyor ve görebiliyoruz. “Sen içinde yaşadığın için göremiyor ve bunların tesadüfen yanyana gelebileceğine inanmıyorsun ama inan olur böyle şeyler” diyen bir film bu. Şarkı da “Olamaz mı, olabilir” diye biterek insanları çevrelerine biraz daha dikkatli bakmaya yöneltiyor. Bu açıdan da bizim filmimize çok uydu.

Filmde bir aşk hikâyesinin dışında zaman içinde bir yolculuk yaptırıyorsunuz. 70'li yıllardan günümüze bir yolculuk bu. Elbette bunun için yoğun bir çalışma yapmışsınızdır...

Sanat yönetmenimiz Hakan Yarkın bu konuda çok yetkin bir arkadaş. Biz ona beklentilerimizi, neler istediğimizi söylediğimizde o bize çok güzel bir 33 yıllık dönem araştırmasıyla geldi ve filmimiz içerisindeki her döneme ait kullandığımız arabadan evdeki abajura, vitrindeki çerçeveden vazoya kadar her şeyi çok titizlikle yaptı. Örneğin, bir evde 77 yılındaki televizyonla 84-90 yıllarındaki televizyonu, yerdeki halıyı, kanepeyi, perdeyi, aynı evin duvar kağıtlarını bile değiştirerek bu dönemsel gerçekliğe hep sadık kaldık. Çok başarılı bir sanat yönetim çalışması çıktı diye düşünüyorum.

'KIRMIZI HALIDA YÜRÜYEBİLİRİZ'

Mehmet Günsur ve Belçim Bilgin uluslararası arenada tecrübesi olan oyuncular. Daha önce de Jean Claude Van Damme'la çalışmıştınız. Yönetmen olarak, farklı tecrübelere sahip oyuncularla çalışmanın nasıl bir artısını gördünüz?

Özellikle Mehmet İtalya'da çok önemli insanlarla çalışmış, sektörün orada nasıl yürüdüğünü çok iyi biliyor. Sektörün nabzını elinde tutanlarla arkadaş. İş dışındaki konuşmalarımızda oradan anlattığı küçücük bir anısı bile bizim buradaki bütün stratejimizi değiştirme yolunda ciddi artılar yarattı. Mehmet, değişik ülkelerde birçok set görmüş ancak o da bize kendi ifadesiyle şöyle dedi:  “Ben bu kadar sette çalıştım, burdaki kadar sıcak, işine aşık, birbirine aşık, pozitif ve her şeyi oldurmaya çalışan bir ekip görmedim.” Bunu söylemesi de kendi yaptığımız işin sağlamasını yapmak açısından  çok faydalı oldu. “Demek doğru yoldayız” dedik. Belçim'in de rol aldığı bir film daha önce Cannes'da yarışmış. O da biliyor Cannes'da kırmızı halı üzerinde yürümenin nasıl bir şey olduğunu. Her ikisi de bu birlikte çalışmadan, Cannes'da, Oscar'da, Venedik'te her yerde, kırmızı halı üzerinde gururla yürüyebileceğimiz işler çıkarabileceğimizi hissettiler. Biz de onların bu hissiyatı içerisindeyiz ve bu projeden sonra  bir yerlerde bir kırmızı halı üzerinde yürüme hissimiz var.

Yeri gelmişken sorayım o halde. Adaylar resmi olarak açıklandıktan sonra acı gerçekle bir kez daha yüzleştik. Oscar'da aday filmimiz yine yok. Neden Türk filmleri Oscar'a aday olamıyor?

Yanlış film olabilir, yanlış lobi olabilir. Çünkü bunlar bir anlamda lobi faaliyetleri. Bir dış tanıtım politikasının parçası olarak görülmesi lazım. En azından ilk 5 aday içerisine girme mücadelesine böyle bakmak gerekir. Devletin desteği çok önemli bu noktada. Tabii bütün bu operasyonu yapmaya değer filmlerin de üretilmesi gerekiyor bir yandan. O evrensel dilin yakalanması gerekiyor. Sadece o dili bilmeyi gerektirmeyen, sesini kapattığınızda da iyi kötü hikâyesinin anlaşılabilir nitelikte olduğu, teknik kalitesi dünya standartlarında olan işler de yapmak gerekiyor. Türkiye'de teknik ve görsel kalitenin her geçen gün yükseldiğini düşünüyorum. Reklam sektörünün varlığı da burada çok önemli. Oradaki teknoloji ve nitelikli insan transferinin uzun metrajlı filmlerde kullanılması bu kaliteyi artırdı. Bizim tek bir eksiğimiz var. Türkiye orijinli ama evrensel dilde bir senaryomuz yok. Çünkü biz hızlı üreten, hızlı tüketen bir toplumuz. Özellikle dizileri düşünürseniz, her hafta 90'ar dakika dizi çekiliyor. Sadece nitelik değil de nicelik açısından içi doldurulmak suretiyle projeler yaratılırken, çok nitelikli işler yapabilecek senarist arkadaşlar, hayat gailesi içerisinde, para kazanmak için o projelerin içinde belki de ömür çürütüyorlar. Çalışma koşullarının çok düzgün hale getirilmesi ve bu koşullar içerisinde insanların daha iyi, daha nitelikli şeyler düşünebilme zamanlarının onlara verilmesi gerekiyor.

'HERKESİN BİR DİĞERİNİN YAPTIĞI İŞTE GÖZÜ VAR'

Sizin yıllar içinde kulaktan kulağa yayılan 'Derinsu' adlı bir projeniz var. Hatta geçenlerde aynı isimle bir dizinin yapıldığını öğrenip çok sinirlenmişsiniz. Hukuki yollara başvuracağınızı söylemişsiniz...

Aynı adla bir dizinin başlayacak olmasına önce güldüm, sonra da sinirlendim. Bu şu an, en azından ismi çok ünlü hale gelmiş bir proje. Bu ünden yararlanmak adına yapılmış kurnazca bir hareket olduğu için sinirlendim. O yüzden de yapımcılarıyla konuşmak istiyorum yasal yollara başvurmadan önce. İnsafa davet etme konusunda bir adım atıp ondan sonra yürümek niyetindeyim. Bu nedense bizde hep böyle. Bir yere fırın açıldığında bakarsınız hemen yanına bir tane daha açılır. Herkesin bir diğerinin yaptığı işte gözü var. Onu destekleyen başka bir fikir bulmayı değil, “Aynısından ben de yapayım”ı düşünüyorlar. Hep birbirine benzeyen işler yapılıyor.

Peki siz hangi aşamadasınız projede?

Hikâyemiz, yarın sete gitsek çekebileceğimiz kadar hazır. Bütçesel nedenlerle çekemedik şimdiye kadar. Ama şimdi görüldü ki bizim o filmlere düşündüğümüz bütçelerden daha yüksek bütçelerle işler yapılabiliyor ve karşılıkları olabiliyor. Şimdi şimdi insanlar “Bu projeye yazık olmuş” hissine kapıldılar. 'Aşk Tesadüfleri Sever' filminin bizde yaratacağı her tür maddi manevi güç, o projenin hayata geçmesi yolunda atılmış önemli bir adım olacak. Bu tek başına yapmayı arzu ettiğimiz bir şey değil. Bunun için de bizimle aynı heyecanı paylaşacak bir ortak yapımcı şirketle de iş birliği  yapma  azmindeyiz. Böyle talepler de var. Bu olay vesilesiyle yeniden gündeme geldi projemiz.

Görüntü yönetmenliği kökenli bir yönetmen olarak, filmlerinizin teknik kalitesi her daim belli bir standardın üzerinde oluyor. Türkiye şartlarında ve mevcut bütçelerle bu standardı tutturmak zorlayıcı olmuyor mu?

O kadar zor değil aslında. Aynı noktaya baktığınızda birinin baktığıyla sizin gördüğünüz arasındaki fark bu. Ben bunun bütçesel karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Bu biraz resim yapmak, kompozisyon bilmek, görüntüye anlatım dilinizin önemli bir bölümünü yüklemek... Her yaptığınız çerçeve içine koyduğunuz şeyin tesadüfi olmadığını, o hikâyeyi destekleyen karşılıkları olduğunu bilmek önemli. Dünyanın başka bir yerinde de sizin bu koyduklarınızı anlayabilecek birilerinin olduğunu bilme güdüsüyle yapıyorsunuz bunları ve bunlar için para harcamaya gerek yok. Bu başka bir şey. Ama o görselliği istediğiniz kaliteye getirmek için  kullanacağınız teknik araç gereçler diye baktığınızda da onlar artık çok ucuzladı, eskisi gibi değil. Artık fotoğraf makinalarıyla film çekiliyor ve çok da yaratıcı işler yapılabiliyor.

Uzun yıllar dizilerde çalıştıktan sonra klip ve reklam yönetmenliği de yaptınız. Tüm bu deneyimler sinema maceranızda size nasıl bir katkı sağladı?

Sektörün yelpazesi içinde her yerinde olmayı çok seviyorum, beni beslediğini düşünüyorum. Reklam sektöründe olmanın benim uzun metraj hayatımda çok ciddi faydaları var. En önemli faydası şu; en çarpıcı, en doğru görüntüyü kullanarak derdini anlatma pratiği veriyor bize reklam. 30 saniye içinde hikâyeyi anlatmak zorundasınız. Uzun metrajlarda gerekli sahneleri gereksizinden ayırma melekesi kazandırdı bu bana. Reklamda kullandığımız tüm teknik araç gereçleri, teknolojinin tüm artılarını uzun metrajda kullanma ve en önemlisi bu teknolojileri yakından takip edebilme şansı vermesi adına çok değerli reklam sektörü. Kliplerde de bazen o kadar güzel şeyler geliyor ki aklınıza, kendinizi ondan da gerek koyamıyorsunuz.

'CEM'LE KONUŞACAĞIZ'

Ve beklenen soru: Cem Yılmaz 'Yahşi Doğu'yu çekecek mi? Eğer böyle bir proje varsa, siz de yer alacak mısınız?

Evet, Cem'in Yahşi Doğu'yu çekme fikri vardı. Araya 'Av Mevsimi' girince erteledi. O 'Av Mevsimi'nde, biz de bu projenin içinde olduğumuz için çok sık bir araya gelemedik. İnşallah konuşacağız bunları bir araya geldiğimizde.

Peki kafanızda şekillenen, çekmek istediğiniz size ait hikâyeler var mı?

İki proje var kafamda. Bir tanesi polisiye. Büyük şehirlerin karanlık sokaklarından, yer altı dünyası ve onun içindeki gerçeklikten yola çıkarak yarattığım fantastik bir hikâyem var. Çarpıcı olduğunu düşündüğüm bir an aslında bu. Film olur diye düşündüğüm ve hikayesini geliştirdiğim bir proje. Bir de yine gerçek bir hikâye olan, bir arkadaşımın karısının babasının yaşadığı ve “Bundan çok güzel film olur” diyerek başlattığı hikâyeyi ondan izinle devraldım. Onu geliştirme düşüncem var. İkisi de büyük ölçekli işler. Dünyanın her yerinde, herkesi ilgilendirebilecek karşılıkları olduğuna inanıyorum. Bir yandan da onlar üzerinde çalışıyorum.


'SİNEMA TÜRK İNSANI İÇİN HÂLÂ BİR LÜKS'

Festivallerde ödül alan filmlere Türk seyircisi sinemada pek rağbet göstermiyor. 'Sanat filmi' diye tabir ettiğimiz filmlere pek alışamadık sanırım...

Bu her sanatta böyle. Mesela resimde, insanlar önce gördüklerinin aynısını yapma hevesine girmişler, sonra onu bozup sürreel bir dünyaya taşımışlar kendilerini. Bunu kendilerine yaparken bu resmi yaptıkları kitleyi de beraberinde oraya taşımışlar ve onların yaptıkları resimlerle insanlar gelişmiş, başka resimleri algılayabilir hale gelmişler. Ben bizim ülkemizde bu tür faaliyetler olmasını hep savunuyorum ancak bir taraftan da insanların henüz 'pijama-terlik-televizyon' dediğimiz aktiviteyi bir kenara bırakıp sosyal hayatın içinde olmak adına bile sinemayı çok tercih etmiyor. Önce onları sinemayla buluşturmak, onları mutlu etmek lazım. Sonra tatmin edilmiş bu duyguların üzerine ekleyerek gitmenin daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Bunu, “Henüz biz o noktada değiliz, sakın öyle filmler yapılmasın” anlamında da söylemiyorum ama geniş bir kitlenin bu tür filmlere özellikle ülkemizde çok büyük ilgi duymamasının sebebi henüz duygu olarak sinemayı bir ihtiyaç değil, lüks olarak görmeleri. İhtiyaçlar hiyerarşisi de öyledir ya, bir duyguyu tatmin ettiğinizde bir üsttekini istersiniz. Henüz alttaki duygular tatmin edilmediğinden seyirci bir üsttekinin farkında değil ve bu yüzden böyle davranıyor. “Bizim seyircimiz anlamaz bundan, sevmez” diye kendi insanını aşağılayan psikolojiden çıkılırsa birlikte bu sanatın doruklarına çıkarız. Ama biraz daha zaman var gibi görünüyor

Çarşamba, 16 Şubat 2011 14:20 tarihinde güncellendi
 

Yorum ekle